İlay-ı Kelimatullah Nedir Ne Anlama Gelir

İlay-ı Kelimatullah Sözlük Anlamı Nedir Kısaca Bilgi

Tâbir Kur’ânîdir: “(Allah) … Kâfirlerin kelimesini alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi ise, o çok yücedir” (Tevbe Sûresi, 40). Düşünürken, konuşurken ve yeni kavramlar üretme ihtiyacı içindeyken Kur’an, Müslümanlar için daima vazgeçilmez bir mahreç olmuştu. Öyle ki çoğu kere Kur’an’ın bir konuşma esnasında siyâka ve sibâka münâsip düşen ayetleri, bir kaç kelimeyle kısaltılmış hâliyle kullanılıyor ve karşılıklı anlaşma zemini teşkil ediyordu. Bir fikir adamımızın, “Biz ki, başları aynı kitaplara eğilmiş insanlarız, bizden yakın akraba mı olur!” sözü, Kur’an’ın teşkil ettiği anlaşma ve haberleşme zeminini çok güzel tasvir eder.

Lügat karşılığı itibariyle, Allah’ın kelimesini (kelâmını) yüceltme anlamını taşıyan bu terkip, bilhassa devlet felsefesinin mühim bir rüknü olarak devlet başkanından en vasat ferde kadar yerine getirilmesi ve ulaşılması gereken bir gayeye de işarette bulunur. Otlukbeli muzafferiyeti üzerine Fâtih Mehmet’in Timur’un torununa gönderdiği mektupta, kavram bir devlet felsefesi gayesi olarak kullanılmış ve İslam emirlerinin daima gazâ, cihat ve ilahi kelimetullah yolunda bulunmaları gerektiği belirtilmişti.

“Kelime” lâfzı, felsefenin sayfalar ve kitaplar boyunca tariften, tahlilden usanmadığı bir kavram. Kelime’ye kısaca “dinin müteradifidir” diyenler olduğu gibi, akılla, ilahi tecelli ile aynileştirenler de var. “İptida kelâm vardı” hikmetinden hareketle, kelime, yâni “logos” neredeyse felsefenin bizatihi kendisi sayılacak derecede geniş bir felsefi alan teşkil ediyor. “Kelimetullah”, dar yorumu ile “Allah’ın kelimesi” olarak anlaşılırsa da doğru olan mânâ, Allah’ın emri ve rızasını teşkil eden her şey olarak kabul edilmelidir. Bir târif çerçevesinde “ilâ-yı kelimetullah”, Müslümanlar için her safhada dünya hayatının tek gayesi olarak yorumlanabilir. Burada asıl dikkat çekilmek lazım gelen nokta, Allah’ın kelimesini, (ismini, rızasını) yüceltme eyleminin âdeta bir emir sigâsı halinde kavranmasıdır. Teşbih ve zikr’den farklı bir fiili hareketlilik söz konusudur. Teşbih ve zikir, daha ziyade içe dönük, ferdî idrak seviyesinde bir yüceltme ve yoğunlaşmayı temsil ederken, “ilâ-yı kelimetullah” kavramının icap ettirdiği aksiyon tamamen dışa dönüktür ve insanların marifetleriyle Allah’ın rızasının hadiseler zincirinde hâkim kılınmasını öngörür. Tevbe Süresinin 40. ayetinin bir başka boyutu, ilahi retorikle, tevhidi inkâr eden retoriğin mukayese edilmesine bir yekûn çizgisi çekmektedir: “Hak daima yücelir ve onun üstüne çıkılmaz” mealindeki hadiste de, ilâhî retoriğin nihai plânda sarsılmazlığı vurgulanır.

Bu anlamıyla “ilâ-yı kelimetullah” fikrinin, İslâm fütuhatını şaşkınlık verici bir genişliğe ulaştıran temel motiflerden biri olduğunu kabul etmek zaruretindeyiz.